Sıra İran’a geldi
Dünya iki barbarın elinde tehlikeli günlerden geçiyor. Kendilerinin güvenlikleri ve
çıkarları uğruna bütün insanlığı karınca gibi görüyorlar. İşin garip yanı da diğer ülkelerin buna
seyirci kalmaları. Kuyruklarını sıkıştırıp bir kenara çekilmişler ve “Aman bana dokunmasın da
kime ne yaparsa yapsın,” diyorlar. Oysa o yılanın bugün değil belki ama bir gün sizin haneye
de uğraması kaçınılmazdır.
ABD, kendi veya İsrail için tehlikeli olarak gördüğü her ülkeye saldırabileceğini
haykırıyor tüm dünyaya. Saldırı için de uyduruk bir bahane yaratıyor. Bu defa da İran için
“nükleer silaha sahip olmalarını engellemek” bahanesini ileri sürdü ve 28 Şubat 2026'da Orta
Doğu'da büyük askeri çatışmanın fitilini ateşlediler. ABD Başkanı Donald Trump'ın emriyle
başlayan operasyonla, İran'ın nükleer tesisleri, füze programları ve üst düzey yetkilileri hedef
alındı ve İran'ın lideri Ayetullah Ali Hamaney olmak üzere birçok üst düzey isim öldürüldü.
İran da buna karşılık olarak İsrail'e, ABD üslerine ve bazı Körfez ülkelerine füze saldırıları
düzenledi ki bu da çatışmanın bölge geneline yayılma riskini doğurdu.
Uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde baktığımızda savaşlarda okullar, ibadet
yerleri ve hastaneler bombalanmaz. Gözü dönmüş caniler, bütün kuralları çiğneyerek
Minab'daki Shajareh Tayyebeh kız ilkokuluna düzenledikleri saldırı ile yaşları 7-12 arasındaki
150'den fazla kız çocuğunun ölümüne yol açtılar. Dünyayı ayağa kaldıran bu olay savaş
suçları tartışmalarını tetikledi.
Sivillerin, özellikle çocukların, jeopolitik hesaplara kurban edilmesi asla kabul edilemez.
Savaşlar, özellikle çocuklar üstünde ömür boyu sürecek travmalara yol açıyor.
Yaşanan bu saldırıdan sonra Amerikan kamuoyunda da sesler yükselmeye başlasa da
“deli” bildiğini yapmaya devam ediyor ama ABD askerlerinin cenazeleri ülkeye gelmeye
başlayınca kamuoyu sesini daha da yükseltmeye başladı. Birçok kişi "Biz bu savaşı neden
yapıyoruz?" diyor. İsrail’in kuyruğuna takılan Amerika’nın Gazze’de yaptıkları daha tazeliğini
koruyor. Irak’ta, Afganistan’da, Suriye’de, Lübnan’da ve Cezayir’de yaptığı insanlık dışı
eylemleriyle geçmişindeki Kızılderililere uyguladığı soykırımına bu defa İslam coğrafyasında
devam ediyor. Bunu, bazen doğrudan, bazen taşeron ülkeler yardımıyla, bazen de kurduğu
ve beslediği terör örgütleri yardımıyla birbirleriyle savaştırarak yapıyor.
İspanya Başbakanı Pedro Sancez’in ABD’ye üslerini kullanmasına izin vermezken
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin savaşı durdurmak için hiçbir şey yapmaması
dünyanın beşten büyük olmadığını bir kez daha gösterdi hepimize!..
İslam coğrafyasını söylemeye bile gerek yok. Onlar hiçbir zaman birlik olmadılar,
bundan sonra da olmazlar.
Yaşadığımız yüzyılda savaşa değil barışa ihtiyacımız var. İstanbul’a gelen Liverpol
taraftarlarının tribünde açtıkları “Yurtta barış, cihanda barış” pankartı ve altındaki Mustafa
Kemal Atatürk yazısı bizi gururlandırdı. Ancak TRT’nin bunu göstermemesi düşündürücüydü.
Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğundan bu yana barıştan yana olduğunu dünyaya ilan etmiştir.
Bu savaşta da barıştan yanayız. Anlaşmazlıkların çözümü müzakerelerdedir.
İnsanlığın geleceği açısından son derece tehlikeli olan kimyasal silahların ortadan
kaldırılması için mücadele edilmeli. Ancak burada da eşitlik ilkesi gözetilmek zorunda. ABD,
başka ülkelerin kimyasal silaha sahip olmasını engelleyeceğim derken kendisinin her gün
üretimini artırıyor olması ikiyüzlülük değil de nedir?
Yani, insanlığa karşı yapılan her türlü zulme seyirci kalanlar, zulmün ortağıdırlar.