RAMAZAN: GÖSTERİŞ Mİ, DAYANIŞMA MI?L
Türk milleti dediğimizde akla ilk gelen; zor günde el uzatmak, ekmeği bölüşmek ve kapısına geleni en iyi şekilde ağırlamaktır. Bizim karakterimizin en güçlü yanı; yardımlaşma ruhumuz ve kapımızı her zaman başkalarına açık tutan kadim misafirperverliğimizdir. Bu asil duruş, tarih boyunca "komşusu açken tok yatmayı" kendine yakıştıramayan bir medeniyetin mirasıdır.
Tarihimizde, yardımı bir nezaket sanatına dönüştüren Sadaka Taşları ve borçluyu mahcup etmeyen Zimem Defterleri gibi eşsiz incelikler vardır. Bugün, ekonomik zorlukların her evi bir nebze yokladığı bu dönemde, o sessiz ve asil dayanışma ruhuna her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
İftar Sofraları ve Çadırlar: Birliğimizin Harcı mı, Siyasetin Vitrini mi?
Modern kent hayatının getirdiği bir ihtiyaçla doğan iftar çadırları, zamanla sosyal yardımlaşmanın simgesi haline gelmiştir. Yolda kalanların, öğrencilerin ve ihtiyaç sahiplerinin aynı sofrada buluştuğu bu "Halil İbrahim Sofraları", toplumsal kaynaşma açısından çok kıymetlidir. Ancak bu güzel hizmetin değeri, ihtişamından değil, samimiyetinden gelir.
Bugün maalesef, bu çadırların birer "siyasi propaganda sahasına" dönüştüğüne şahitlik ediyoruz. Şehrin meydanlarına kurulan sofraların üzerinde devasa fotoğrafların ve parti logolarının yer alması, yapılan hizmeti bir reklam mecrasına dönüştürürken, Ramazan’ın manevi ruhuna da gölge düşürmektedir.
Siyasetin ve cemiyet hayatının nezaketi; protokol masalarında nutuk atmak değil, reklama ihtiyaç duymadan bir garibin derdine ortak olabilmektir. İftar sofrasının manevi başköşesi; makam sahiplerinin değil, toplumun emaneti olan yetimlerin, kimsesizlerin ve gerçek ihtiyaç sahiplerinin yeridir. Unutmayalım ki, bu sofralar "oy odaklı" değil, "insan odaklı" kaldığı ve gösterişten arındığı ölçüde bereketlenir.
Genellikle bayram sabahına bırakılan zekât ve fitreler konusunda bu yıl bir uyanışa ihtiyacımız var. Ekonomik krizin mutfakları zorladığı bu günlerde, yardımları Ramazan’ın hemen başında ulaştırmak hayati bir önem taşıyor. Bayram harçlığı elbette değerlidir; ancak ayın başındaki yardım, ihtiyaç sahibi bir ailenin tüm ayı kaygısız ve huzurla geçirmesini sağlayan bir "can suyu"dur.
Bu mübarek ayda en büyük dikkatimiz, yaptığımız iyiliklerin ve kurduğumuz sofraların sosyal medyada nasıl göründüğünden ziyade, kimin yarasına merhem olduğuna yönelik olmalıdır. İbadetin özü olan tevazu; yediğimizi veya verdiğimizi ilan etmeyi değil, gönülleri sessizce birleştirmeyi öğütler.
Donatılmış sofraları veya yardım kuyruklarını teşhir ederek sergilemek, kültürümüzdeki "göz hakkı" naifliğini zedeler. Eğer bir şey paylaşılacaksa, o da tabağımızdaki yemeğin fotoğrafı değil; bir elin tutulmasının, bir faturanın sessizce ödenmesinin veya bir gönle girilmesinin verdiği o asil huzur olmalıdır.
Sonuç Olarak
Gelin, bu Ramazan’da gösterişten uzak, özümüze dönen bir yolculuğa çıkalım. İftar sofralarımızı ve yardımlarımızı; abartılı paylaşımlarla başkalarının gönlünü incitmeden, asıl sahipleriyle buluşturalım. Türk milleti, en büyük krizlerini hep bir sofrada samimiyetle birleşerek ve birbirine omuz vererek aşmıştır. Asaletimiz; gösterişte değil, sessizce ve kardeşçe bölüşmektedir.
Cengiz CEYLAN
Eğitimci- Yaza