ORTA DOĞU’DAKİ ATEŞ ÇEMBERİNİN NİHAİ HEDEFİ TÜRKİYE’DİR
Bugün Türkiye haritasını önümüze koyup baktığımızda, etrafımızın adeta bir ateş çemberiyle kuşatıldığını görüyoruz. Sınır ötesinde yükselen dumanlar sadece birer çatışma değil, bölgenin kaderini kökten değiştirmeyi amaçlayan küresel bir dizaynın parçasıdır. Bu coğrafya, kelimenin tam anlamıyla bir kuşatma altındadır. Bu ateşin bir ucunda dünyanın bir numaralı emperyalist gücü ABD ve bölgedeki uzantısı İsrail; diğer ucunda ise bu şer ittifakının hedefindeki kadim coğrafyalar yer alıyor.
Yüzyıllarca Türk yurdu olmuş komşumuz İran, bugün uydurma bahanelerle büyük bir saldırı altında. Bir yanda dünyanın en modern savaş teknolojilerine sahip emperyalist koalisyon; diğer yanda ise kısıtlı imkânlarla direnç hattı kurmaya çalışan bir İran var
.
Batı dünyası ise her zamanki gibi ikiyüzlü bir tavır sergiliyor. Sürekli "insan hakları" kavramını bir sopa gibi kullanan Başta İngiltere olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri, bölgedeki sivil katliamlarını görmezden gelerek emperyalizmin yanında saf tutuyor. Bu durum, siyasi bir ittifaktan öte, bölgeye çökmeyi amaçlayan modern bir Haçlı savaşıdır.
Manzaranın en acı verici kısmı ise iradelerini ve geleceklerini tamamen küresel güçlerin yörüngesine teslim etmiş yönetimlerin tutumudur. Halkından kopuk, antidemokratik yapılarla idare edilen bu dışa bağımlı yönetimler, kendi geleceklerini halklarının refahında değil, emperyalist odakların icazetinde arıyorlar.
Ancak bu dış kuşatmayı analiz ederken, İran yönetiminin içerideki yönetim zafiyetini ve toplumsal çürümeyi de görmezden gelemeyiz. Kendi halkına baskı uygulayan ve adaleti tesis edemeyen Tahran yönetimi, aslında bu dış yıkıma kendi elleriyle zemin hazırlamıştır. Halkıyla barışık olmayan bir yapının dış tehditlere karşı topyekûn bir direnç göstermesi oldukça güçtür., aslında bu yıkıma zemin hazırlanmıştır. Unutulmamalıdır ki; bir devletin en güçlü kalesi teknolojisi değil, kendi halkının devlete olan sarsılmaz bağlılığıdır.
Bölgedeki bu kaosun ve sinsi kuşatmanın nihai hedefinin sadece İran olduğunu düşünmek ise büyük bir stratejik körlük olur. Emperyalizmin kanlı ajandasında Türkiye, her zaman asıl ve en büyük hedef tahtasındadır. Komşularımızın istikrarsızlaşması; doğrudan bizim sınırlarımıza dayanacak yeni terör koridorları ve beka tehdidi demektir. Etrafımızdaki çemberi besleyen iki ana damar var: Birincisi emperyalist güçlerin bölgeyi ele geçirme hırsı, ikincisi ise kendi halkıyla bağını koparmış olan bölge liderlerinin beceriksizliği ve vizyon yoksunluğudur. Gelinen noktada en büyük temennimiz; savaşın yıkıcılığı yerine diplomasinin ve aklın öncelikli olmasıdır. Ancak silahların susmadığı bu iklimde insani ve vicdani beklentimiz; komşumuz İran'ın emperyalist kuşatmayı kırarak bu süreçten galibiyetle çıkmasıdır.
Karşımızdaki karanlık tabloda tek pusulamız, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün stratejik dehasıdır. O’nun "Yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesi, bir teslimiyet veya pasiflik değil; aksine barışı korumak için içeride milli birliği çelikleştirmek, dışarıda ise tam bağımsızlık şiarıyla eğilmeyen bir duruş sergilemek demektir.
Ülkemiz; kendi yolunu akılla, bilimle, milli kalkınma hamlesiyle ve Cumhuriyet kazanımlarıyla çizmek zorundadır. Savunma sanayiini devleştirerek ve "İç Cepheyi" diri tutarak söz konusu kuşatmayı yarabiliriz. Barış, ancak onu koruyacak kadar güçlü olduğunuzda ve bir asır öncesinden gelen o büyük kurucu iradeye sadık kaldığınızda kalıcı olacaktır.
Cengiz Ceylan
Eğitimci Yazar